Google, Facebook, Twitter’ın İlke, Politika ve Algoritmalarına Ne Kadar Güvenebiliriz?

Google, Meta, X ilke, politika, algoritmaları

Günümüzde pek çok firmanın kendi ilke, kural ve politikaları var ve bizler de bu platformları kullanırken yasalarla birlikte firmaların uygulamalarını korumak için koydukları kuralları göz önünde tutarak hareket ediyoruz. Kimi zaman uyarı alıyoruz kimi zaman da bazı hesap veya firmaları şikâyet ediyoruz. Diyoruz ki “Falanca hesap şu yasaya ve sizin şu politikanıza aykırı hareket ediyor.” Ya da “Filanca firma sizin tıklama avcılığı diyerek uyardığınız tüm hileli işlemleri yapıyor ve sizin uygulamanız da maşallah kendi çocuğu gibi bakıyor bu firmanın sayfalarına, her yerde üst sıralarda yer veriyor.”

Hemen bize bir yanıt geliyor: “Şikâyetiniz inceleniyor.” İçimiz biraz rahatlıyor, ancak bir süre sonra bakıyoruz ki değişen hiçbir şey olmamış. CİMER’e yaptığımız şikâyetler ile Türkiye’deki bürokratik sistemi ne kadar düzeltebiliyorsak, burada da ancak o kadar etkili olabiliyoruz.

Peki neden böyle oluyor dersiniz?

Çünkü karşımızdaki şirketler daha fazla kâr etmek üzere kurulmuş birer işletme. Anayasalarındaki ilk ve en güçlü madde bu: Daha fazla kâr. Bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için hava ve su neyse, şirketler için de kârlılık aynısı. Bu şirketlerin bütün ilke ve politikaları anayasalarının birinci maddesine aykırı olmadıkça geçerli. Eğer bir ilkenin ihlal edilmesi para kaybına yol açıyorsa şirketler kendi koydukları kuralları hiçe sayabiliyor. Bu tür durumlarda şikâyetler, dostlar alışverişte görsün tarzında kimseyi ikna etmeyen bir sonuca ulaşıyor.

Facebook ve Google Küresel Düzeyde Dezenformasyonu Nasıl Finanse Ediyor?

Şimdi size Karen Heo’nun 2021 yılında MIT Technology Review’da yayımlanan makalesinden bazı bölümler aktarmak istiyorum. Makalenin başlığı: Facebook ve Google Küresel Düzeyde Dezenformasyonu Nasıl Finanse Ediyor?

Karen Heo, 2015 yılında Myanmar’da Facebook’ta en fazla etkileşim alan 10 web sitesinden 6’sının ülkenin bilinen haber sitelerine ait olduğunu söylüyor. Facebook 2016’da Instant Artcles ile içerik üzerinden para kazanmanın önünü açınca en fazla etkileşim alan kaynaklar arasında bilindik haber sitelerinin payı 10’da 2’ye düşmüş ve yerlerine yalan haber veya clikbait denilen klik avcılarına ait siteler yerleşmiş. 2018’e gelindiğinde ise ilk 10 site arasında hiçbir meşru haber kaynağı kalmamış.

Dijital medyadaki bu bozulmayla aynı zamanlarda Myanmar’da kanlı bir saldırı gerçekleşiyor. 2017 yılının Ağustos ayında çoğunluğu Müslüman bir etnik azınlık olan Arakanlı silahlı bir grup, güvenlik güçlerine saldırarak 12 güvenlik görevlisini öldürüyor. Polis ve ordu Arakan müslümanlarına karşı baskı yapmaya başlıyor ve bu arada Facebook’ta tüm Arakanlıların silahlı olduğu, biner kişilik çeteler halinde dolaştıkları ve köşe başında vatandaşları öldürmek üzere beklediklerine yönelik düzmece haberler viral oluyor. Tam olarak kaynağı belirlenemeyen bu haberler ilgi çektikçe haberlerin sayısı artıyor ve daha fazla tıklanmak isteyen sitelerle milliyetçi grupların kışkırtıcı yalanları birleşerek dini ve etnik gerilimi iyice yükseltiyor. Bu kışkırtmanın sonunda bildiğimiz çatışmalar patlak veriyor ve en ihtiyatlı tahminlere göre 10 bin Arakanlı müslüman öldürülüyor, 700 binden fazlası ise göç etmek zorunda kalıyor.

2018 yılında BM tarafından yapılan bir soruşturmada bu olayların Arakanlıların soykırımı anlamına geldiği ve bu vahşette Facebook’un belirleyici rol oynadığı saptanıyor. Facebook ise yaşananlar sonrasında platformlarını kışkırtıcı yayınlardan koruyamadıkları için sorumlu olduklarını kabul eden bir açıklama yapıyor. Ancak Karen Heo, Facebook’un böylesi bir katliamı algoritmik olarak büyütmesinin yanı sıra Instant Articles üzerinden bu vahşeti finanse etmiş olduğunu da iddia ediyor. Çünkü Facebook yalan içeriği yayan sitelere Instant Articles üzerinden ödeme yapmış.

Karen Heo, uzman röportajlarına, veri analizlerine ve Facebook Belgelerinde yer almayan belgelere dayanan bir MIT Teknoloji İncelemesi araştırmasının, Facebook ve Google’ın tıklama tuzağı aktörlerine para yatırmak için milyonlarca dolar ödediğini ve bu durumun dünyadaki bilgi ekosistemlerinin bozulmasına yol açtığını belirtiyor.

Bu örnek Facebook (META) ile ilgili olsa da Goolge AdSense programı veya Twitter Ads de farklı değil. Küresel ölçekte iş yapan tüm benzer şirketler için buna benzer örnekler bulunabilir.

Sonuç

Şimdi yazımıza geri dönelim. META (Facebook), X (Twitter), Google gibi firmalar içerik üzerinden hem kendilerine hem de web sitesi sahiplerine gelir yaratacak bir sistem kurduklarında aslında web sitesi sahipleriyle iş ortağı oluyorlar. Dünyanın pek çok bölgesinde en fazla etkileşim alan içeriklerin sahte haberler, milliyetçilik-din odaklı yazılar, şiddet içeren videolar, seks çağrışımlı magazin haberleri, ürün satışına dönük sağlık içerikleri veya en iyi olasılıkla popüler kültürün ucuz ürünleri olacağını tahmin etmek yanlış olmasa gerek. O zaman bu platformların en fazla gelir getiren, en iyi müşterilerinin de klik avcıları, pazarlamacılar ve sahte içerik üreticileri olduğunu kabul etmek gerekir.

Herhalde bugünkü düzen içinde şirketlerin en iyi müşterilerinden vazgeçmelerini istemek çok iyi niyetli bir yaklaşım olur. Hukukun alaşağı edildiği bir ortamda sosyal medyanın ve bu tür içeriklerin devlet tarafından düzenlenmesini savunmak ise en az Myanmar örneği kadar tehlikeli.

İki ucuna da güvenemeyeceğimiz bir ip üzerindeyiz. Bir yanda büyük şirketlerin kâr hırsı, öbür tarafta iktidar sahiplerinin güç hırsı…

Burada en büyük sorumluluk bireylere düşüyor. Haber kaynaklarını temiz tutmak ve kimden gelirse gelsin her bilgiye ihtiyatla yaklaşmak. Bir görüşü veya haberi yazının sahibi ve yayımcının şirket kimliğiyle birlikte inceleyip bilimsel veriler ışığında ele almak.

Evet, işin en zor kısmı bize düşüyor.

Burak Kaya hakkında